Söyleşiler

"İktidar koltuğundaki din, din olmaktan çıkar"

*

Ahmet Yıldız'la, geçtiğimiz aylarda Lejand Kitap'tan çıkan "Köşe Taşları: Said Nursi'nin Düşünce Evreni" isimli kitabı üzerine söyleştik.

SÖYLEŞİ: TAHSİN TÖRK



1. “Eski ve Yeni İslamcılar Said Nursi'nin aktivizmine seçmeci bir sempati beslediler; alim/düşünür olarak ise Said Nursi onlar için hep 'evdeki' yabancı oldu.” diyorsunuz. Bu yabancılık hiç kimsenin ortada olmadığı yerde Bediüzzaman'ın cesurca konuştuğu bilhassa Kemalist dönemindeki İslamcıların suskunluğunun getirdiği hınç ve utançtan kaynaklanıyor olabilir mi?

Cumhuriyet dönemindeki İslami duyarlılığın köklerine baktığınızda karşınıza ilk çıkan kişi Said Nursi’dir. Bu hikayenin Said Nursi dışarıda tutularak ya da yok sayılarak yazılmasına imkan yok. Tek Parti dönemi İslamcılığının Kemalist rejime karşı iki ana tutum benimsediğini görüyoruz. Birinci tutum, İslam’ı eve, kem gözlerden uzak mahrem alanlara taşıyarak hayatta tutmaya çalışmaktı. Devletin istediği İslam buydu ve çoğunluk buna uymak zorunda kaldı. Bu tavrın seçkinler düzeyindeki karakteristik örneği, tüm çalışmalarını “ev” içinde gerçekleştiren Elmalılı Hamdi Yazır’dır. Bir istisna oluşturan Kürt İslamcılığının milliyetçilikle karışık başkaldırma girişimi ise Kemalist rejimin kendisini tahkim etmesi ve siyasi alanı bütünüyle domine etmesiyle sonuçlandı. İslamcı seçkinlerin bir kısmı ise ülke dışına çıkmayı tercih etti. Milli Mücadele döneminin halk hatibi, milletvekili ve İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Mısır’da nefes alabildi ve Kemalist rejime açık bir muhalefetten sakındı. 150’liklerden Mustafa Sabri ise muhalefetini siyasi düzeyde sürdürse de, aşırı tarafgir/partizan siyasi bagajı, etkisini önemli ölçüde sınırladı. Bediüzzaman ise “müsbet hareket” adını verdiği, hem ihyayı hem de ıslahı içeren sessiz ama aktif bir yeniden yapılanma sürecini yürüttü. Devletin baskılarına boyun eğmedi ama bunu legal ve meşru zeminini kaybetmeden yaptı. Güncel siyasi süreçler ve pozisyonlar üzerinden Said Nursi’ye bakanlar, O’nda kendilerini doğrulayıcı bir projeksiyon göremediklerinde uzaklaşmayı tercih ettiler. Kanaatimce Risale üzerinden batini kurtuluş projeleri üreten hareketlerin bu kadar kolay alan bulmasında bu araçsalcı, empatik körlükle malul, maslahatçı ve ben-merkezli “İslamcı” yaklaşımların da önemli bir payı var.

2. Nurcuların Said Nursi'yi anlamakta embriyonik düzeyde kaldığını söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Nurcular Risale metinlerini esas itibariyle irşad metinleri olarak okudukları için eleştirel ve çoğulcu bir düşünce atmosferi yakalayamadılar. Metinlerin iman, ahlak, toplum ve siyaset düzeylerindeki yorumlarını çoğulcu anlamalara kapatıp, meşrep dogmatizmine yaslanarak, Risale tefekkürünü tabiattaki hadiselerin mana-yı harfi üzerinden anlaşılması ile sınırlandırdılar. Bu bakış açısını toplumsal ve siyasi olaylara, çoğulcu bir okuma üzerinden, taşıyamadılar. Bu metinlerin tasavvuf ve kelam geleneği ile ilişkisini bu geleneklere nüfuz etmeden sathi bir şekilde kurdular; modern düşünce gelenekleri üzerinden yaptıkları okumada da aynı sathiliği sürdürdüler. Mesela, demokrasiyi savunur görünürken aslında demokrasi etrafındaki tartışmalardan tümüyle bihaberdiler. Popülizmi ise hiç anlamadılar. Anlamadığınız şeye ilişkin ne kadar “sağlıklı” pozisyon oluşturabilirsiniz? Ne geleneğe ne de moderne nüfuz etmeden, Risale metinleri için “kutsal bir konum” belirlediler ve orada kaldılar. Risale geleneği alim ve entelektüel damarı son derece zayıf bir gelenektir. Risale gruplarının büyük ölçüde Bediüzzaman’a sağlığında hizmet edenlere göre ayrışması, bu açıdan ilginç bir veridir. Muhabbet gözünün yerini akıl gözüne bırakması, Risalenin skolastik bir okuma biçimi yerine tahkiki bir okuma biçimiyle okunmasına imkan verebilir.

3. Kitabınızda “İnsanın anlam arayışı iktidarla değil hakikatle sükun bulabilir.” derken Bediüzzaman'ın Hamidiyen bir paranteze alındığından şikayet ediyorsunuz. Günümüzde bu tutumun/tehlikenin devam ettiğini söyleyebilir miyiz?

Sultan Abdulhamid “beka siyaseti” olarak adlandırabileceğimiz siyaset anlayışının sembol isimlerinden biridir. Mülkün devamı ve memleketin bütünlüğünün muhafazasını mottolaştıran bu yaklaşım, bu amaca ulaşmak için, ittihad-ı islam siyasetini benimsemiş, bu siyaseti de sultanın iktidarında tecessüm ettirmişti. Bu amaç, Sultana halife sıfatını kullanarak dinin müeyyidelendirdiği bir liderlik konumu atfediyor, Sultanın siyasi yaklaşımına muhalefet Şer-i Şerife muhalefet olarak etiketleniyordu. İktidar-muhalefet ilişkilerinin sadakat-ihanet ekseni üzerine oturtulması, muhalif ve eleştirel düşünce ve yaklaşımlara siyaset alanını kapatıyordu. Müslüman dünyadaki tekçi-otoriter siyasi geleneğin Emevi ve Abbasilerde de gördüğümüz klasik yapısı, dinin ve düşüncenin iktidarı elinde bulunduranların tensibine göre biçimlenmesini yansıtır. Abdulhamid de bu yaklaşımı benimsedi. Kendisininkinden farklı düşünce biçimlerini ve siyasi muhalefeti gayrı meşrulaştırdı. Dini de buna göre yorumladı ve farklı yorum sahiplerini rüşvet ya da sopa yoluyla bastırma yoluna gitti. Bediüzzaman ise İslamı iktidar üzerinden değil Müslümanların ve insanlığın tevhid ve adalet ihtiyacı üzerinden konumlandırdı ve Abdulhamid’in tekçiliğine ve otoritarizmine bu yüzden itiraz etti. “Dini Allah’a has kılmak” şeklindeki ayetten hareketle, hakkın hatırını her şeyin üzerinde tutma kaygısını referans aldı. İronik olan şu ki, Bediüzzaman’ın takipçilerinin önemli bir kısmı Bediüzzaman’ı Abdulhamidçi bakış açısıyla barıştırmayı ve onu Abdulhamid çizgisine uydurmayı tercih etti. İslam, iktidar parantezi üzerinden değil insanın hakikat peşindeki evrensel “kemal” arayışına bir cevap oluşturduğunda vicdanlara dokunabilir ve akılları harekete geçirebilirken, tersi durumda siyasetin kirli dehlizlerinde insanı aldatan cılız bir ışığa dönüşebiliyor. Pakistan, Malezya, İran, Sudan, Türkiye ve Afganistan örnekleri kanaatimce bu konuda bize yeterli bir veri seti sunuyor.

4. Said Nursi’nin Köşe Taşları’nda “Bediüzzaman'ın Münazarat'ı demokratik düşünce tarihinin paha biçilmez klasiklerinden biridir.” diyorsunuz. Böyle muazzam özellikteki bir kitap bugüne kadar neden görmezden gelindi?

Bizden olanı küçümseme ve sıradan görme Türkiye’deki İslamcı düşüncenin hakim niteliklerinden biridir. Şimdilerde bu değişiyor gibi olsa da, , klişeler üzerinden okuma yapma, etnik siyasetin kamplaştırıcı etkisi, İslamcılığın partizan algısı ve milliyetçilik üzerinden dönüşümü, seküler kesimlerin Bediüzzaman’ı irrasyonel bir tavırla Cumhuriyet karşıtı bir bağnaz parantezine sıkıştırmaları ve Bediüzzaman’ın takipçilerinin düşünce üretmekten çok düşünce üretimini belli şablonlara hapsetme yaklaşımı, Münazarat gibi bir eserin Osmanlı-Türkiye modernleşmesini anlamada sahip olduğu önemin görülmesini engelledi.

5. Risale-i Nur'un anlaşılması yerleşik çıkar ve iktidar ilişkilerinden bağımsız olarak değerlendirilmez derken neyi kastediyorsunuz?

Risale-i Nur metinlerini anlayan özneler olarak insanlar kendi kültürel bağlamları üzerinden metne muhatap olurlar. Bu yüzden aynı metin farklı kişiler tarafından farklı biçimlerde anlaşılabilir. Metinlerin anlaşılma biçimleri kaçınılmaz olarak içinde yaşanılan dönemin anlayışını ve bilgi düzeyini yansıtır. Bu anlaşılma biçimini tayin eden en önemli faktörlerden biri de yerleşik çıkar ve iktidar ilişkileridir. Tek Parti döneminin savaş şartlarında, Demokrat Partinin kurucu liderlerinin de yazdığı Tan Gazetesine yönelik olarak CHP’nin kurguladığı matbaa baskınına ilişkin Tarihçe’de yer alan mektup bunun açık bir örneğidir. Keza, komünizm karşıtlığı üzerinden milliyetçiliğin kendisine Nurcu çevrelerde meşruiyet alanı açması da bunun bir örneğidir. Risaleyi anlamlandırma sürecinde tarihsel bağlam(siyak ve sibak), iktidar ilişkilerinden soyutlanamaz. Bu ilişkiler açığa çıkarıldığında anlama sürecimiz derinlik kazanır. Esasla tarihsel görünümü birbirinden ayırt edebilir ve bu ilişkinin aldığı karakteri o zaman sağlıklı bir şekilde sorgulayabiliriz.

6. Kitabınızda sert bir cemaat eleştiriniz var. “Cemaat yapıları hürriyetin değil disiplinin, eşitliğin değil hiyerarşinin, farklılığın değil ayniyetin ve çeşitliliğin değil tecanüsün hâkim olduğu yapılardır. Cemaati yapılar iradeyi, muhakemeyi değil iltizam ve kabulü talep eder. diyorsunuz. İlaveten “Risale kaynaklı bir tefekkür ve tahassüs ikliminin İslam düşüncesine ve tüm insanlığa mal edilmesi, onun cemaat odaklı dar geçitlerden kurtarılarak evrensel bir mana iklimine taşınmasıyla mümkündür.” diyorsunuz. Özetle Risale düşüncesi için cemaatlere rol düşmez diyorsunuz. Bunun aşılması nasıl mümkün olabilir?

Cemaatler dini sosyalleşme ortamlarıdır. Dini düşüncenin üretimine talip olduklarında ortaya düşünce değil dogmatik kalıplar çıkar. Düşünce ferdi bir cehdin semeresidir ve istişare ile güç kazanır; serbestiyet ister, yanlış yapma konforuna taliptir. Bu yanlış da kişiseldir. Bir cemaat yanlışa özne olduğunda bağlıları için bu yanlışın hakim kabul haline gelme ihtimali artar. Bu da doğruyla aramızdaki duvarı kalınlaştırır. Cemaatler, dinin omurgasını oluşturan zaruriyat alanına odaklanarak, Müslüman fertlerin imani ve ahlaki açıdan istikametli ve sağlıklı kişiliğe sahip olmaları için geliştirici ve koruyucu ortam ve imkanlar sağlamakla yetinmelidir. Ötesi hem onlar için, hem de hizmet etmeyi amaçladıkları değerler için büyük bir tehdittir.

7. “Risale-i Nur'un artık ‘irade edilme’ düzeyinden ‘akledilme’ düzeyine taşınması gerekir.” cümlesi ile ne demek istiyorsunuz, açar mısınız?

Akleden insan faildir; bizatihi kendisi düşünür ve karar verir. İrade edilme kişinin münfail oluşuna ve izleyiciliğine gönderme yapar. Risaleyi siz kendi anlama cehdiniz üzerinden değil abi/abla ya da muayyen bir cemaatin kabulleri üzerinden yoruma tabi tutarsınız. Oysa her insanın “çoban” olması, herkesi kararlarından bizatihi sorumlu yapar. Risale düşüncesi hayatiyetini akletme ile kazanır. Muhakeme buradan doğar. Tahkik buradan gelişir. İrade edilmeye dayalı ilişki biçimi taklidi iltizamı esas alır; sürekli güdülmeyle sonuçlanır. Kişi kolektif bir bütünün parçası olduğunda varlık kazanır; onun dışına çıktığında yolunu bulamaz. Oysa Bediüzzaman “İslami aydınlanmaın” öncüsüdür ve her durumda aklını başkalarının cebine koyanların yarı-insan olduğuna dikkat çekmiştir. İnsanı yeryüzünün halifesi yapan nitelik onun sorumluluk üstlenmesidir; bu da ferdi düzeyde akletme ile ifadesini bulur.

8. Batı medeniyeti diye 11 Eylül sonrası ortaya çıkan atmosferde moral çoğulculuk bir tarafa siyasi çoğulculuk bile hâlâ uzak bir ütopyadır diyorsunuz. Bunu "Avrupa ikidir" diyen Bediüzzaman perspektifinde okursak genelleyici bir cümle olarak okumuş ve ‘ikinci Avrupa'ya topyekun Batı diyerek haksızlık etmiş olmuyor muyuz?

Avrupa elbette ikidir. İnsanlığın iftihar edebileceği teknik ve sosyo-politik gelişmelere kaynaklık eden, gerçeklik arayışını gündeminde sürekli tutan Avrupa’yı yok sayamayız. Bununla birlikte kapitalist tüketim kalıplarını küreselleştiren, ulusçuluk eksenli dışlayıcılığı esas alan, doğrudan ya da dolaylı olarak ekonomik sömürü ve tahakkümü kalıcılaştıran ve bu dünyacı kültür ürünleri ile insanları behimiyata sevkeden Batı, diğer Avrupa üzerinde hakim bir görüntü veriyor.

9. Türkiye’de dinin bizatihi bir milliyetçilik biçimine dönüşmesinden bahsediyorsunuz. Bu durum dinin davet/tebliğ ve kapsama alanını daraltırken hangi motivasyonla dindarlar böyle bir yola tevessül ediyor ?

Dindarların iktidara ciddi bir zaafı var. İktidar obsesyonu, dinin iktidarla ibka edilebileceği yanılsaması üzerinden kendini kabul ettirirken, iktidar koltuğundaki “din”, din olmaktan çıkarak bu kesimin dünyevi taleplerinin zırhı haline geliyor. İktidar koltuğundaki din hakikat kaygısını yitirerek yerleşik çıkarların sembolik koruyucusuna dönüşürken popülizme teslim oluyor ve milliyetçilik bunun baskın görünümlerinden biri haline geliyor. İktidarın baştan çıkarıcılığı, dini bir iktidar aracına dönüştürürken, iktidar obsesyonu süreç içinde iktidar maslahatlarına teslim olmuş bir din anlayışı üretiyor. Dinin yöneldiği temel amaçların yerini iktidar hamillerinin yerleşik çıkarları alıyor.

10. 'Yerlilik ve millilik' dinin milliyetçiliğe dönüşmesidir diyorsunuz. Bir de dindarların çoğu Türkiye'de genellikle milliyetçidir diyorsunuz? Din ile milliyetçilik birbiriyle çelişikken nasıl biraraya gelebiliyor?

Demokrasi vatandaşlık üzerinden eşitliği vazederken milliyetçilik etnik ayrışmayı önererek bir gerilim alanı ürettiği gibi, din de inanç değerleri üzerinden bir evrensel kardeşlik kümesi vazederken milliyetçilik bu dayanışmayı bir ulusla sınırlar. Sosyalizmin “tek ülkede sosyalizm” mottosunda ifadesini bulduğu şekilde ulusallaşması gibi, milliyetçilik de ülke bütünlüğü ve devletin devamı mottoları üzerinden dini söyleme nüfuz ederek onu beka siyasetinin bir parçası haline getirir. Dindarlar bunun üzerinden iktidarla olan dansları için seküler bir koruma alanı oluştururken, Samirinin altın buzağısına tapanlar gibi süreç içinde milliyetçiliği verili durumun normal bir tezahürü olarak görmeye başlarlar. Hakim sosyalleşme biçiminin dindar zihin seti üzerindeki etkisi de burada açığa çıkmaktadır. Dindarların kamusal alandaki meşruiyetlerini milliyetçilik üzerinden kazanmaları ve soğuk savaş dönemindeki anti-komünizmin milliyetçi dindarlığa yaslanması da, dindar zihin kodlarının milliyetçi dille eklemlenmesini kolaylaştırmaktadır. Buna akletme yerine irade etmeye dayalı popülist itaat kültürünü de eklediğimizde, milliyetçiliğin bir iktidar matrisi olarak dindarları neden cezbettiğini anlamamız kolaylaşır.

11. Siyasi faaliyet ne şeytanî ne melekîdir sadece 'insanî'dir diyorsunuz. Bunu Bediüzzaman'ın "Siyaset efkârın âleminde bir şeytandır istiâze edilmelidir." sözü bağlamında nasıl telif edersiniz?

ABD’nin kurucu babalarından James Madison, “insanlar melek değildir” der. Bunun anlamı insanların zati olarak yanlış yapmaya açık olduklarıdır. Bu yanlışların düzeltilmesine imkan verecek mekanizmalara(denge ve denetleme) dayalı bir siyasi siyasi anlayış ise hataya meyilli insani nitelik anlayışı gözetilerek geliştirilmiştir. “Siyaset efkarın aleminde bir şeytandır” sözünde siyaset kavramı mutlak olarak kullanılmıştır; takyid edilmesi gerekir. Bu takyid, atıfta bulunulan siyasetin, sözün söylendiği Mütareke dönemindeki saf partizanlığa/tarafgirliğe dayalı İstanbul siyasetini ifade ettiği sonucuna götürür bizi. Bediüzzaman’ın, siyasetin partizan karakterinin bulaşıcılığını İspanyol gribine benzetmesi de bunun bir diğer göstergesidir. Dolayısıyla burada kastedilen siyaset “mutlak anlamda siyaseti değil tarafgirliğe dayalı (pozisyonel) bir siyaset anlayışını ifade eder.

12. Kitabınızın muhafazakârlık başlığında Bediüzzaman'ı yer yer "pozisyonel olarak muhafazakârdır" diye tanımlıyorsunuz yer yer de "Muhafazakarlar düzen, istikrar ve aidiyet için güven ve belirliği önemser, hürriyete şüpheyle yaklaşır. Bediüzzaman bu tema açısından da muhafazakâr düşünce geleneğinden radikal biçimde ayrılır." diyorsunuz. Oysa ikincisi üzerinde Bediüzzaman tanımlamak daha doğru geliyor. Zira hürriyet ve ihlas hassasiyeti Bediüzzaman'ı muhafazakâr tutumdan her zaman uzak tutmuştur diye düşünüyorum. Ne dersiniz?

Tavır olarak muhafazakarlık ve değer olarak muhafazakarlık üzerinden ifade ettiğim ayrışma da, Bediüzzaman’ın özellikle aile konusunda muhafazakarlığa yaklaşırken hürriyet konusunda farklılaştığına dikkat çekiyorum. Değişimi tedricilik üzerinden okuması onu tavır olarak muhafazakarlığa yaklaştırırken, insan iradesine ve failliğine yaptığı vurgu onu uzaklaştırır. Dolayısıyla tavır ve değer eksenleri üzerinden muhafazakarlığı akatgorize ettiğim için, Bediüzzaman’ı da bu eksenler üzerinden değerlendirdim.

  23.08.2021

© 2021 karakalem.net, *



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut