Ayıplı kelimeler

HAYATTA EN sevdiğim kelimelerin bir listesini yapmam istense, ‘müzakere’ bu kelimelerden biri olurdu. Bu toprakların en büyük talihsizliğinin ise, bir müzakere itiyadının bir türlü kök salamaması olduğunu düşünürüm. Konuşmak, söyleşmek, birbirini anlamaya çalışmak, bir meseleye beraberce kafa yorup farklı açılardan bakmak ve hepimizin başladığımız ana göre aşama kaydedip fikirce zenginleştiğimiz bir noktada buluşmak; ne yazık ki bu ülkede pek gerçekleşmiyor.

Söylemeye yatkın insanlar görüyoruz, söylenmeye de. Ama söyleşip de sözleşmenin uzağındayız. Anlatmayı sevdiğimiz kadar, anlaşmayı sevdiğimizi söylemek imkânsız... İletime dünden razıyız da, iletişime açık değil zihinlerimiz...

Nicedir, müzakerenin zeminine mayın döşeyen, söyleşip anlaşmayı imkânsız kılan şartlara bakıp duruyor zihnim. Başka başka vesilelerle tecrübe ettiğim, hele son başörtüsü tartışmaları ile bir kez daha ayyuka çıkan şartlara... Ve burada da, yine kelimeler çıkıyor karşıma. Müzakere gibi, söyleşme gibi, iletişim gibi sevdiğim kelimelerin zıddına, ısınamadığım, dahası nefret ettiğim kelimeler.

Ama ne yazık ki, bu ülkede o kelimelerden çok var. Bu ülkede hele bir müzakere zemini filizlenecek olsun, hele ‘iletim’den ‘iletişim’e, ‘anlatma’dan ‘anlaşma’ya doğru bir dönüşümün ucu görünsün; bütün filizleri kıran, bütün dönüşüm ümitlerini suya düşüren kelimeler uçuşmaya başlıyor hemen.

Bu kelimelerden o kadar çok var ki üstelik. Bir müzakereyi o dakikada bitirip üstün gelivermek o kadar kolay ki bu kelimelerle.

Ve aleyhimizde bu kelimelerin kullanılmasına rağmen konuşmayı sürdürmek o kadar zor ki...

“İnsanlar konuşa konuşa anlaşır” ise eğer, söyleşip anlaşmayı imkânsız kılan bu ayıplı kelimelerden en ziyade dikkatimi çekenler ise şunlar: satmak, hain, ihanet, soysuz, sütübozuk.

Bakıyorum; birbirinin zıddı sosyal-siyasal duruşlar sergiliyor gibi gözüken niceleri, bu ayıplı kelimeleri ölçü alan bir soruşturmada, aynı kümeye düşüveriyorlar hemencecik.

Bizim gibi düşünmeyeni harcamak kolay. ‘Sattı’ diyor, o dakikada sıfırlıyoruz!

Bu ülkede uçuşan kelimelere bakılsa, bizim gibi düşünmeyen herkes satıcı. Vatanı satanlar var, memleketi satıyorlar, davayı satışa getirenler var, arkadaşını satıyor kimileri... Ortalık ‘satış’tan geçilmiyor.

‘Satışa gelmemek’ için tetikteyiz ya, o dakikada ‘satıyoruz’ bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi davranmayan, bizden farklı bir şıkkı işaretleyen kişileri.

Üstelik, ‘üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü’ ÖSS, ÖKS’lere rahmet okutur bir tarafı var bunun. Bir yanlış, bütün doğruları götürüyor o anda. Bize göre bir yanlışı, bir insanı, bir kitabı, bir cemaati, bir şehri, bir partiyi, bir câmiayı, bir dergiyi, bir yayınevini, bir şirketi silip geçmek için yeterli.

‘Satmak’la birlikte tedavüle çıkmış bir ‘hain’imiz ve ‘ihanet’imiz var ayrıca. Vatana ihanet, millete ihanet, devlete ihanet, davaya ihanet, ülküye ihanet, yarınlara ihanet, şuna ihanet, buna ihanet tamlamalarından da geçilmiyor uçuşan kelimeler arasından.

Gazete kupürleri üzerinden değerlendirme yapan bir tarihçiyi dinlemiştim yakınlarda bir televizyon söyleşisinde. Müzakereyi imkânsız kılan bu kirli havadan rahatsızdı adamcağız. Son beş yılda, gazete başlıklarında ‘ihanet’ yaftasının kullanımında, önceki zamanlara göre beş katın üzerinde bir artıştan söz ediyordu.

Ve ayıplı kelimelerin en zalimleri listesinde ilk sırayı alması gerekenler...

“Soysuz...”

“Sütübozuk...”

“Nesebini araştırmak lâzım bunların...”

“Onun bunun çocuğu...”

Sonra, beğenmediğin fikri, beğenmediğin adamı, beğenmediğin kadını, beğenmediğin partiyi, beğenmediğin câmiayı, beğenmediğin kurumu, hiç zahmet çekmeden, elini bile kıpırdatmadan, dilini bile yormadan silip geçiver hemen...

Bir insanın velev ki soyunda zalimi de, ahlâksızı da, haksızı da olsa; hatta bir insanın geçmişindeki herkes zalim, haksız ve ahlâksız dahi olsa, buna dayanarak o insana bir yargısız infaza kalkışmaya Kur’ân’ın beş kere tekrarladığı “Velâ teziru vâziratun vizra uhr┠âyeti mani olduğu halde, dinli-dinsiz nice kişinin seçtiği en kolay harcama metodu bu: soy, süt, nesep analizi...

Şunu mu sevmiyorsun; soyuna belirsizlik izafe et. Bu fikre mi düşmansın; sahibinin annesinin sütüne dair şüphe uyandır. Berikinin durduğu noktadan mı rahatsızsın; ‘Ermeni dölü,’ ‘Yunan tohumu,’ ‘Yahudi kanı’ gibi çirkefçe kelimelerle sonuç almaya çalış. Ötekine gıcık mı oluyorsun; babasının mensup olduğu câmiadan söz et, işi o dakikada bitsin.

Bunu, tek dünyalı muhterislerin yapması o kadar ağırıma gitmiyor da; sözümona gayret-i diniye adına bu ayıplı kelimeleri kullananların varlığı beni ziyadesiyle utandırıyor. Kur’ân’ın o kadar açık uyarısına, o kadar güçlü adalet çağrısına rağmen; sözümona İslâm’ı ve Müslümanları savunma adına bu çirkef kelimelerin kullanılması merhametli yüreğime de, muvazeneli aklıma da tahammülü zor kahırlar yaşatıyor.

Bu topraklarda zulmün her türlüsü son bulsun istiyorsak; bu topraklarda hangi dinden, fikirden, milliyetten, intisaptan olursa olsun herkes birbirinin elinden ve dilinden emin olsun istiyorsak; bu ülkede bir müzakere zemini hasıl olsun, düşünce toprakları eşelensin ve her zihinde bin çiçek açsın istiyorsak, bu ayıplı kelimelerin ardındaki zihniyet ve yürek problemine karşı akleden kalblerde, merhamet taşıyan vicdanlarda daimi bir uyanıklık ve direnç hâsıl olmalı.

Ve bu direnç, mensubiyet ayrımı gözetmeden, bu kelimeleri kullanan herkese karşı olmalı.

Cumhuriyet gazetesi bu kelimeleri kullanınca kabaran ayranımız, Vakit gazetesi bu kelimeleri kullandığında ‘oh be, gazımız indi’ muamelesi görmemeli meselâ.

Bekir Coşkun veya Özdemir İnce veya Emin Çölaşan üslubunu utanç verici bulan akıl terazimiz, Hasan Karakaya üslubuna da tavır koymalı.

Başörtüsüne ‘Arap kıyafeti’ diyerek toz kondurmaya çalışan Deniz Baykal faşizmine cevabımız, bizim gibi düşünmeyen herkese Sabetaycı damgası vurmak olmamalı. Öylelerini, faşizm yarışında yalnız bırakmalı; ayıplı kelimelere, düşmanlık kelimelerine, zalimce kelimelere başvurmadan düşünmeli, öyle konuşmalı ve öyle yaşamalı...

Bu toprakların güzel insanlara ihtiyacı var. Güzel kelimelerle düşündüğü için güzel kelimelerle söyleşen güzel insanlara...

Bu topraklarda bir ‘sosyal sözleşme’ gerçekten mümkün olacaksa, bunu onlar başaracak.

  06.02.2008

© 2021 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut