Hakikat şahitlik ister

MܒMİNLERİN KALBİNDE bindörtyüz yıldır için için yanan bir kor vardır. Söz oraya gelip dayanınca, bir esef, bir hayıflanma ve bir yazıklanma peyda olur mü’minlerin kalblerinde.

Bu kor, bu hayıflanma ve bu teessüf, Hz. Peygamber’in amcası Ebu Talib’le ilgilidir.

Ebu Talib, gerek çocukluğu, gerek gençliği, gerek de İslâm’ın ilk yılları müddetince Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselamı en ziyade himaye etmiş amcasıdır.

Kaynaklar, Hz. Peygamber’in onbir amcası olduğunu bildirir bize. Bunların en küçüğü Hamza, Peygamber Efendimizin yaşıtıdır ve amcaları içinde İslâm’ı seçenlerin ilkidir. İkinci sırada, Hz. Peygamber’den dört yaş büyük olan Abbas gelir ki, kaynaklar daha önce Müslüman olduğuna delâlet eden olaylara dikkat çekmekle birlikte, onun İslâm’ı seçtiğini bilfiil ilan ettiği tarih Mekke’nin fethinin biraz öncesidir.

Hz. Peygamber’in İslâm’ı seçtiğini bilfiil ilan etmiş başka bir amcası da yoktur. Bir kısmı henüz ona risalet görevi verilmeden ölmüş, bir kısmı en şedit örneğini Ebu Leheb teşkil etmek üzere İslâm’ın karşısında durmuştur.

Ebu Talib, bu amcalar tablosunun tam orta yerinde durur. O, ne Hz. Hamza ve Hz. Abbas gibi İslâm’ı seçtiğini alenen açıklamış biridir, ne de Ebu Leheb gibi İslâm karşıtlığını alenen dışa vurmuş biri... Bilakis, İslâm’ı seçtiğini ilan etmemiş olmakla birlikte, bir olay hariç hep yeğeninin arkasında durmuş, onu gözetip korumuştur.

Hz. Peygamber, kendisiyle aynı anneden doğmuş olan küçük kardeşi Abdullah’ın yadigârıdır zira. Ayrıca, dedesi Abdulmuttalib’in vefatından sonra bakımını üstlendiği bu yeğeninin seçilmişliğini, onun bakımını üstlendiği yıllar boyunca defaatle gözlemlemiştir.

Onun Hz. Peygamber’i çocukluk ve gençlik yıllarından öte İslâm’ın ilk yıllarında da koruyup gözetmesinin yanısıra, kayda değer bir fazileti daha vardır. O, küçük oğlu Ali’nin, ortanca oğlu Cafer’in, kızı Ümmü Hâni’nin ve hanımı Fâtıma’nın İslâm’ı ilk seçenler arasında olmasına itiraz etmemiştir. Yeğenini koruduğu gibi, onları da bu tercihlerine saygı duyarak korumuş, desteklemiştir.

Onun Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselam için giriştiği feragatin şâhikası ise, ambargo yıllarıdır. Benî Hâşim’in mü’minleriyle birlikte iman etmediği halde Hz. Peygamber’e cephe almayanlarının da ambargoya ve dolayısıyla açlığa maruz bırakıldığı üçbuçuk uzun yıl boyunca, yaşlı Ebu Talib yeğeninin yanında aç bırakılmaya rıza göstermiş, kendi rahatı için yeğenini feda etmemiştir.

Ambargonun bitiminden az zaman sonra vefat ettiğinde Mekke’nin Hz. Peygamber için tekinsiz bir yere dönüşmesi, sığınma temin etmek üzere Taif yollarına düşmesi, Taif’te ona reva görülenler ve o yılın Efendimiz aleyhissalâtu vesselam tarafından ‘Hüzün Yılı’ olarak tesmiyesi dikkate alındığında, Ebu Talib’in Hz. Peygamber’in hayatında ve İslâm’ın zuhurunda oynadığı pozitif rol açıkça ortaya çıkar.

Bütün bunlara rağmen, Ebu Talib, dilinden “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammedun resûlullah” ikrarı işitilmeden vefat etmiş bir kişidir. Ölüm döşeğinde dudaklarının kıpırdamasını küçük kardeşi Abbas kelime-i şehadet diye yorumlasa da, yine ölüm döşeğinde yanında duran Hz. Peygamber böyle bir şehadet işitmediğini belirtmiştir. Oysa onun ölüm döşeğinde herkesin duyacağı şekilde söylediği bir söz vardır. Belli açılardan tevile mecali bulunan, ama o şartlarda kelime-i şehadetten sakınmanın ifadesi olan bu söz, “Ben Abdulmuttalib’in dini üzereyim!”dir.

Tâbiîn’in büyüklerinden Saîd b. Müseyyeb’in babası Müseyyeb b. Hazn, o vefat anına şöyle tasvir etmektedir:

Ebu Talib’in ölüm anı gelince, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm yanına geldi. Başucunda Ebu Cehil ile Abdullah b. Ebi Umeyye ibni’l-Muğire’yi buldu. “Amcacığım! Bir cümlelik ‘Lâ ilâhe illallah’ de! Onunla Allah indinde senin lehine şehadette bulunayım!” dedi. Ebu Cehil ve Abdullah atılarak [Ebu Talib’e]: “Sen Abdulmuttalib’in dininden yüz mü çevireceksin?” diye müdahale ettiler. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, [kelime-i şehadeti] ona arzetmeye devam etti. Onlar da kendi sözlerini aynen tekrara devam ettiler. Öyle ki, bu hal Ebu Talib’in son söz olarak onlara “Ben Abdulmuttalib’in dini üzereyim!” demesine kadar devam etti. Ebu Talib “Lâ ilâhe illallah” demekten kaçınmıştı. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Yasaklanmadığı müddetçe senin için istiğfar edeceğim!” dedi. (Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 40, Cenâiz 81, Tefsîr, Berâet 16, Kasas 1, Eymân 19; Müslim, İman 39; Nesâî, Cenâiz 102)

Siyer kitapları, Hz. Peygamberin onu o derece koruyup gözetmiş olan ama dilinden bir iman ikrarı duyulmadan vefat eden amcasının tekfin ve tedfinine müdahil olmadığını, bu görevi Ebu Talib’in oğlu olarak Hz. Ali’ye tevdi ettiğini belirtirler. Esbâb-ı nüzûl kitaplarında ise, Kasas sûresinin “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidayet verir. Doğru yolda olanları en iyi bilen de O’dur” mealindeki 56. âyetinin Hz. Peygamber’in Ebu Talib’in vefatı üzerine nihayet derecede üzüntüye kapılıp evine kapanması üzerine nâzil olduğu belirtilir. Âyetin mesajı nettir. Hz. Peygamber’in amcasına duyduğu sevgi ayıplanıyor değildir. Ama amcasının tevhid mesajı ortadayken bu şıkkı işaretlememesinin bir bedeli olduğu ve Ebu Talib’in kendi iradesiyle seçtiği bu bedele Hz. Peygamber’in de razı olması gerektiği bildirilmektedir.

Gelin görün ki, Ebu Talib’in durumu, mü’minler için yine de bir hicran sebebidir. Ehl-i iman, onun hakkında, küçük kardeşi Abbas’ın sergilediği hüsn-ü tevile eğilimlidir. Hepimizin kalbinde, Ebu Talib’in Hz. Abbas’ın mırıldandığını söylediği ama Hz. Peygamber’in işitmediğini belirttiği o iman ikrarını hiç olmazsa içinden söylemiş olduğu ve bu durumun onu cennetliklerden kılacağı ümidi vardır. Özellikle Şîa’da, bu ümit çok daha aşikârdır.

Bu yöndeki ümitler ne düzeyde olursa olsun, ortada bir gerçek vardır. Ebu Talib, Hz. Peygamber’e olan muhabbeti, himayesi ve başkaca insanî vasıfları ile övgüye değer bir insan olmakla birlikte, eldeki veriler onu ‘mü’min’ olarak tarife yetmemektedir. Vaziyet, bilakistir.

Hz. Abbas’ın rivayet ettiği şu hadis, buna delâlet etmektedir: “‘Yâ Rasûlallah!’ dedim. ‘Amcana [istiğfarla] yardımdan seni alıkoyan nedir? O seni koruyor, senin için kâfirlere kızıyordu.’ ‘Evet!’ dedi, ‘[yardımım] olacak. O ateşin sığ bir yerindedir. Eğer ben olmasaydım, cehennemin en derin yerinde olacaktı.’” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 40, Edeb 115, Rikâk 51; Müslim, İman 350)

Ebu Said el-Hudrî ise, şunu haber vermektedir: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmın yanında Ebu Talib zikredilmişti. ‘Umulur ki, Kıyamet günü şefaatim ona fayda eder de, ateşten, topuklarına kadar yükselen sığ bir yere konur’ [buyurdu].” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 40, Rikâk 51; Müslim, İman 360)

Gerçek şu ki, kullarından kimin cennete gireceğine, kimin cehennemlik olacağına ve kimin cehennemden çıkarılacağına karar verecek olan, yalnız ve ancak âlemlerin Rabbidir.

Dolayısıyla, Hz. Peygamber’e olan sevgimiz hatırına bu kadar sevip saydığımız Ebu Talib’i cennetlik yapmak veya cehennemden çıkarmak, bizim elimizde değildir.

Rabb-ı Rahîm, dilese ve hikmeti iktiza etse, Ebu Talib’in affa mazhar olduğunu da bildirebilir; böylece, herkesten önce Hz. Peygamber’in mahzun yüreğine serin sular serperdi.

Ama O, böyle dilememiştir. Ve böyle dilememekle, başka hiçbir iyiliğin veya iyilikler toplamının imanın yerini tutamayacağı gerçeğini mü’minlere ders vermektedir.

Bu hüzünlü tablo, iyi insanların ‘iki arada bir derede’ durmaması gerektiğini de ilan eder. Doğruyu tercih edenlere destek olmak kimseye yetmemektedir. Doğruya kalben taraftar olmak da öyle.

Doğrunun bizden istediği, bizzat tercih edilmek ve bilfiil ikrar edilmektir.

  05.01.2006

© 2021 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut