Başarısızlığa övgü

İNSANIN KENDİNİ ‘değerli’ hissetmesi için ‘başarı’ şartının konulduğu, başarıdan da ‘maddî başarı’nın anlaşıldığı bir zamanın çocuklarıyız.

Böyle bir zamanda, kendisine değer verilen daha az sayıda insana karşılık, çoğunluk kendisini ‘yetim’ gibi hissederek ve bir ‘üvey evlat’ muamelesi görerek yaşıyor aramızda.

Bu ülkeler ve milletler düzleminde de böyle, kişisel ilişkiler düzleminde de.

Ve ‘değer’in ölçüsü bu şekilde belirlenince, niceleri ‘başarı kıblesi’ne çeviriyor yüzlerini; paraya, şöhrete, iktidara, makama ve lüks içinde bir hayata ediyor secdesini.

Böyle yapmayanlar ise, ‘zaten ‘başarılı’ olanlar ile henüz başarılı olmamakla birlikte aynı şekilde ‘başarı’ya tapanlar tarafından ‘çirkin ördek’ muamelesi görüyor en baştan.

O güzelim “Çirkin Ördek” hikâyesinde olduğu gibi, güzelim kuğu yavruları, ördekler diyarında hor görülüyor en baştan. Değerin başarıyla, başarının ise salt ‘maddî başarı’yla ölçülmediği bir zamanın ve zeminin kuğu-misal erdemlilerinin gözleri buğulu, yürekleri hüzünlü. Bu başarı ülkesinde onlara yer yok, onlar bu ülkenin ‘çirkin ördek’leri, burada istenmiyor onlar, standartlara uymayan yaşayışlarıyla başarı erbabının huzurunu bozuyorlar, standarda uymayan görünüşleriyle de başarıya tapanların göz zevklerini...

Maddî başarı üzerine bu kadar ısrarlı duruş, insanlara bu denli başarı ölçüsünde değer atfı, kuğu-misal ruhların da kimyasını bozuyor öte yandan. Kuğu olmaya aday niceleri, ‘çirkin ördek’ muamelesinden kurtulup ‘güzel ördek’ler safına katılmak için, ruhlarını, kalblerini ve akıllarını bir cerrahî müdahaleden, sözümona bir ‘estetik ameliyat’tan geçiriyor; ve başarıya tapılan bir ülkede üstlerinde bir ağır teşkil eden, bir yük olarak sırtlarında taşıdıkları ağırlıklarını bir bir alıyorlar, aldırıyorlar. Hasbîliğin yerini hesabîlik, hikmetin yerini siyaset, tebessümün yerini kahkaha, samimiyetin yerini riya alıyor yavaş yavaş. Kuğular ülkesinin erdemleri yitip gidiyor bir bir.

Bu manzaranın bir kasvetli hal olarak ruhuma çöktüğü ve bu sürecin damarıma şiddetle dokunduğu bir gün, uyku tutmayan gözlerim, geçmişin, özellikle de Saadet Asrının ‘başarı’ ve ‘başarısızlık’ tablolarından bugüne dair bir hikmet devşirmek istedi.

‘Başarı’ bugün anlaşıldığı düzlemde anlaşılacak ise, en başta Ehl-i Beyt’in açık bir başarısızlığı vardı. Emevîler başarmış, onlar ise başaramamışlardı!

En başta Hz. Ali, Allah vergisi o müthiş karizmasıyla, istese bin yıllık bir ‘hanedan’ın kurucusu olmak varken, ‘saltanat’a karşı ‘hilafet’in savunuculuğunu üstlenmiş; yiğitliğini, ilmini ve karizmasını beraberce kullanarak kolayca üreteceği gerekçelerle ‘iktidarını pekiştirme’ gibi hesaplara girmemiş; bilakis, ‘adalet-i mahz⒠yolunda ölümüne mücahede etmiş; ve en nihayet, şehit edilmişti.

Peygamber torunu ve Hz. Ali’nin büyük oğlu Hz. Hasan ise, ümmetin büyük kısmı tarafından babası yerine halife seçilmiş iken, iki mü’min ordusu arasında bir savaşla tahkim edilmiş bir yöneticiliğe razı olmadığı için, mü’minlerin kanı dökülmesin, mü’minler arasında nesiller boyu sürecek bir kin tohumu ekilmesin diye, kendi iradesiyle hilâfetten feragat etmişti.

Hz. Hüseyin’in yaşadığı Kerbelâ fâciası ise, ümmetin bindörtyüz yıldır yüreğinde kanayıp duran bir hançer yarası hükmündeydi.

Bugün bilinen anlamda Emevîler başarmış; onlar başarmamışlardı! ‘Başaramamışlardı’ değil, ‘başarmamışlardı.’ Böylesi bir başarıyı zaten istememiş, bunu irade etmemişlerdi. Zira, böylesi bir başarının daha baştan kaybetmek anlamına geldiğinin farkındaydılar.

Yalnız onlar değil, Asr-ı Saadet’in başkaca büyük simalarının hayatları da, bu anlamda bir ‘başarısızlık’ timsaliydi.

Sa’d b. Ebi Vakkas, Hz. Ali’nin içtihadının yüzdeyüz doğru olduğunu ilan etmekle birlikte, bu gerilimin ‘kılıçlara başvurmadan’ halli için çalışmış, ama bir Cemel Vak’asına engel olamamıştı sözgelimi. Sonraki zaman diliminde de, o, adalet-i mahzâ çizgisinin en beliğ isimlerinden ve Emevî saltanatının en açık muhaliflerinden idi. “Şişman bir münafık olarak ölmektense, sıska bir mü’min olarak ölmeyi tercih ederim” sözü ona aitti; ve bu sözünden murad, Emevî iktidarının ‘nimetleri’nden istifade ederek ‘başarılı’ olmakla Emevîler diyarında muhalif durarak mağduriyete razı olmak arasında neyi tercih ettiğinin nişanesiydi. (Ama en başta kendi oğlu Ömer, Sa’d’ın o vakur duruşundaki dersi düzgün bellememiş; Emevî iktidarının eşiğinde ‘başarı’ ararken, Kerbelâ faciasında kumandanlık gibi bir belayı başında buluvermişti.)

Beri tarafta, ‘adalet-i mahzâ’nın ve ‘Raşid Halifeler’in nebevî ölçüyü esas tutan mirasının bir bayraktarı olarak Abdullah b. Ömer b. Hattab da, bir ‘başarısızlık’ timsaliydi. İlmi ve dirayeti ile genç sahabilerin en önde gelenleri arasında yer alan Abdullah, ilk Fitne döneminde de, sonraki Fitne, yani ‘sınanma’ dönemlerinde de dik durabilmiş, ölçüleri eğip bükmemiş biriydi; ama Emevî saltanatının bir kâbus gibi çöktüğü bir zamanda, ümmetin kılıç zoruyla Yezid’e biat ettirildiği bir zamanda, ‘dahilde akacak kanlar’a mani olmak için kalben hiç istemese de en sonunda biatını ifade etmiş; ama asla ve asla Emevî saltanatıyla uzlaşmamış ve daha yaşlı sahabilerin vefat ettiği geç Tâbiîn döneminde nebevî çizginin en parlak mümessileri arasında olmuştu. Ama son tahlilde, onun da kaderi ‘başarısızlık’ idi. Ümmetin selâmeti adına gösterdiği feragata karşılık, ümmete istikameti öğreten ve artık gözleri pek görmeyen yaşlı bir sahabi haline geldiğinde, ölümü Emevî valisi Haccac-ı Zâlim’in hac esnasında bedenine değdirdiği zehirli kılıç yüzündendi.

Baktığımızda, Saadet Asrının nice siması, bir ‘başarısızlık’ tablosuyla çıkıyordu karşımıza. Yaşadıkları zaman, o zaman içinde yapmaya çalıştıkları şey ve karşısında mücadele ettikleri şey açısından baktığımızda, onların ‘başarılı’ olduğunu söylemek mümkün değildi.

Ama onlar, bu zahirî başarısızlığın altında, ümmete istikamet kazandıran bir çizginin köşe taşlarını döşemişlerdi. Fıkıh kitaplarında yazan, tefsir kitaplarında yazan ve koca bir ümmet tarafından birer ölçü olarak benimsenen, Emevîlerin değil, onların çizgileri ve görüşleriydi.

O yüzyıl içinde ‘başarısız’ gibi gözükse de, bindörtyüz yıl içinde bakıldığında, ‘başaran’ onlardı. Örnek olan, örnek alınan, onlardı çünkü.

Her ne pahasına olursa olsun valilere sultan olmaya tamah etmedikleri için bindörtyüz yıldır velîlere sultan olmayı başarmışlardı.

Onlar, başarıyı iktidarla, parayla, servetle ölçen bildik tariflere kulak asmayıp, değeri ve erdemi önceleyen bir çizgide yürüdükleri için başarmışlardı bunu.

Ne mutlu onlar gibi ‘başarısız’lara!

Ne mutlu onların yürüdüğü yolda yol alanlara!

  09.10.2005

© 2021 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut